ANKARA'DA ÖKSÜZ BİR MAHALLE
Yıkım sadece iş makineleri ve dozerlerle
gerçekleşmez. Bazen bir çatıyı onarmamak, bir çıkmaya dayanak vermemek, kırık
bir camı yerine takmamak, bir kapıyı sahipsiz bırakmak da yıkıma giden yolu
açar. Bakımsızlığa, ıssızlığa, sokakların otoparka dönüşmesine göz yummak,
zamanın ağır ağır yürüttüğü yıkıma ortak olmaktır.
Ankara’nın çok kültürlü, katmanlı geçmişinin
kalbi Ulus’ta, İtfaiye
Meydanı’ndaki yıkımın ardından sahipsiz bırakılmış mahalleleri yeniden
gündeme getirmek gerekiyor. Onca sessizliğin ortasında yaşanmışlıkların sesi
olmak; kültürel varlıklarımıza, geçmişten bugüne taşınan komşuluklarımıza karşı
sorumluluğumuz.
İş makinelerinin gölgesinde enkaza dönüşen
İtfaiye Meydanı’nı geride bırakarak Denizciler Caddesi ile Anafartalar Caddesi
arasında kalan İstiklal Mahallesi’ne, nam-ı diğer Yahudi Mahallesi’ne
yöneliyoruz. Kentin çok kültürlü geçmişinin mekânsal izlerini hâlâ taşıyan bu
mahallede, yıkımın daha sessiz ilerleyen yüzü karşılıyor bizi.
Bir zamanlar Ladino dilinin konuşulduğu,
Yahudilerle Müslümanların komşuluk ettiği bu sokaklarda evler bakımsızlıktan
yıkılmaya yüz tutmuş. Sinagogun karşısında, bir dönem Ankara Yahudi Cemaati’nin
başkanlığını yapmış Hayim Albukrek’in evi duruyor. Camları kırık, duvarlarında
çatlaklar var. Kalem işi bezemelerine bakmaya doyamayacağınız bu güzel yapının
üzerinde yıllardır aynı uyarı: “İnşaat sahasıdır, girilemez.” Bir uyarı
levhası, bir yapıyı koruyabilir mi?
Hemen yanı başında, yine cemaat başkanlığı
yapmış Aron Daniyel Araf’ın konağı bulunuyor. Araf Evi’nin bakımlı görünümüyle
ona sırtını dayayan Albukrek Evi’nin boynu büküklüğü aynı karede karşılıyor
sizi. Birbirine komşu iki yapıda, bakımın ve bakımsızlığın açtığı mesafeyi
görüyorsunuz.
Kent, bir ahşap kirişin yavaşça
kırılmasıyla, bir pencerenin kapanmasıyla, bir kapının demirlenmesiyle
eksiliyor. Ankara’nın geçmişini okuyabildiğimiz Yahudi Mahallesi, henüz
bütünüyle kapanmamış, fakat satırları giderek silinen bir sayfa gibi duruyor karşımızda.
Sinagog, camiler, hamam, çeşme, konaklar ve
mütevazı mahalle evleri, bütün yorgunluklarına rağmen insanı içine çekiyor.
Birbirine yaklaşan saçaklar, sokağa uzanan cumbalar, avluya açılan kapılar,
taşlıklar… Hımış yapılar, Ankara çıkmaları, binek taşları, bezemeli kapılar ve
pencereler, burada yaşamış insanların gündelik hayatından izler taşıyor.
Bahçelerinde ruda otu yetiştirilen evlerin hikâyeleri, taşın ve ahşabın
belleğine karışıyor.
Kapılar kapanır, hikâyeler
içerde asılı kalır
Bu evlerin önünde durduğunuzda, yalnızca
eski bir cepheye bakmıyorsunuz. Bir ailenin buraya yerleşmesine, çocukların
büyümesine, sofraların kurulmasına, bir gün eşyaların toplanıp gidilmesine de
bakıyorsunuz. İspanya’dan, Portekiz’den yolu Ankara’ya düşen Sefaradların
hayatlarına açılan bir eşikte duruyorsunuz. Kapı yerinde duruyor belki, pencere
hâlâ açılıyor olsa da o kapıyı kimin açtığını, o pencereden kimin baktığını
bilenler gittikçe azalıyor.
Araf ailesinin konağına ilişkin varislerinin
aktardığı davet hazırlığı, bu hayatı bir anlığına yeniden görünür kılıyor.
Atatürk’ün de davet edildiği bir buluşma için sokak aydınlatılıyor, yollara
halılar seriliyor, yemek ve müzik hazırlıkları yapılıyor. Atatürk, rahatsızlığı
nedeniyle davete katılamıyor. Ancak beklenen konuğun heyecanı, ev halkının
telaşı ve sokağın o gece aldığı hâl, anlatılanlarla bugüne ulaşıyor.
Bir evin tarihini bazen böyle bir hazırlık
anlatır. Pencerelerin ardındaki hayat kısa bir süreliğine yeniden belirir.
Yapılar dile gelse, belki önce bunu söylerdi:
“Biz buradaydık. Çocuklarımız bu
sokaklarda büyüdü. Sofralar kurduk, konuklar bekledik. Sevindik, korktuk,
ayrıldık. Gidenlerimizin ardından kapılarımız kapandı ama hatıralarımız içeride
asılı kaldı”.
Mahallenin belleği elbette yalnızca görkemli
konaklarda yaşamıyor. Ravza-i Terakki Mektebi’nin boşalan bodrum odalarından
birinde yaşayan anne kızın hikâyesi de bu belleğin parçası. Mahalleliye çeşitli
işlerde yardım ederek hayatlarını sürdüren iki kadının varlığı, yoksulluğu,
dayanışmayı ve gündelik emeği hatırlatıyor. Kurşun dökerek hayatını kazanan ve
mahallenin son yahudisi olarak sonsuzluğa giden Sara’nın direncini bize
hissettiriyor. Ankara’nın tarihini yazarken büyük evlerin sahipleri kadar, o
evlerin arasında tutunmaya çalışan insanları da hikâyesi unutulmaması için
hepimize emanet.
Şengül Hamamı, farklı inançlardan insanların
gündelik hayatının kesiştiği mekânlardan biri. Hamamın karşısındaki Rum Erkek
Mektebi, Rum Kız Mektebi ve anaokulunun hikâyeleri de Ankara’nın eğitim
tarihini savaş yıllarına bağlıyor.
Hastaneye dönüştürülen okul yapıları, Millî
Mücadele sırasında yaralıların tedavi edildiği mekânlar olarak kentin
belleğinde yer alıyor. Bugün bu yapılardan söz ederken, kaybolan binalarla
birlikte onların taşıdığı toplumsal emeği de unutmadan adımlamak gerekiyor
mahalleyi.
Albukrek Çeşmesi, Örtmeli Mescit, Eskicioğlu
Camii ve sinagog; sokağın, suyun, ibadetin ve komşuluğun birbirine bağlandığı
bir hayatın tanıkları. Yahudilerin, Müslümanların, Ermenilerin ve Rumların
yollarının ticarette, sokakta, gündelik yaşamda kesiştiği bir kent burası.
Yakınlıkların yanında eşitsizliklerin, kırılmaların ve ayrılıkların da
yaşandığı bir tarih…
Bu geçmişi yalnızca bir hoşgörü tablosuna
sığdıramayız elbette. Göçler, yoksullaşma, toplulukların yaşadığı kaygılar ve
kopuşlar da var.
Mekânsal tanıklar azaldıkça, Ankara’yı bütün
zenginliği ve çelişkileriyle anlama imkânımız daralıyor. Mahallenin öksüzlüğü
biraz da burada başlıyor. Yapılar ayakta dururken, içlerinde yaşanan hayatın
kentle bağı kopuyor. Ardından bakımsızlık geliyor. Ahşap çürüyor, çatı
açılıyor, duvar eğiliyor. Bir süre sonra yılların ihmali, “yıkılma tehlikesi”
uyarısının arkasında görünmez oluyor.
Koruma kâğıt üzerinde, sokakta
çürüme
Koruma altına alınmış olması Yahudi
Mahallesi’ni bu süreçten kurtaramamış. Koruma kararlarının gündelik bakım,
kaynak ve sürekli sorumlulukla hayata geçirilmesi gerekirken böyle bir çaba
yıllardır yok. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, belediyelerin ve ilgili koruma
kurumlarının bu mahalleye karşı sorumluluğu, yapıların yıkılmasını bekleyerek
yerine getirilemeyeceği aşikar. Çatıdan su girişini önlemek, taşıyıcı sistemi
güvenceye almak, yangına karşı tedbir almak, özgün malzemeyi korumak, mülk
sahiplerinin çözemediği sorunlara kamusal destek üretmek, Yapıları restore
etmek… Ertelendikçe büyüyen işler bunlar. Her gecikme, bir sonraki müdahaleyi
daha zor, daha pahalı, kimi zaman da imkânsız hâle getiriyor.
Orada yaşayanlar sahipsiz bırakılmaktan,
bakımsızlıktan dertli. Her köşe başında sitem ve ilgisizlik belki bir umut
olur, ses olur diye dile getiriliyor.
Enkazın başında buluşmadan önce
son umut
İtfaiye Meydanı’ndaki yıkımla Yahudi
Mahallesi’nin sessiz yıkımını birlikte düşünmek bu yüzden gerekli. Süreçleri ve
koşulları farklı olsa da iki yerde de Ankara’nın tarihsel dokusunun geleceğiyle
karşı karşıyayız. Birinde kaybın enkazına bakarken diğerinde kaybı
durdurabilmek için hâlâ zamanımız var.
Yaşatarak korumak, yapıların hikâyelerini ve
bugünkü hayatlarını birlikte gözetmeyi gerektiriyor. Mahalle sakinlerinin
barınma koşullarını iyileştiren, insanları yerinden etmeden yapılara bakım
sağlayan, geçmişle gelecek arasındaki bağı güçlendiren bir yaklaşım gerekiyor.
Sokakları gezilecek bir dekora dönüştürmek, mahallenin hayatını korumaya
hafızayı güçlendirmeye yetmez.
Erimtan Müzesi yanı başındaki bu mahalleye
An.kara.rotan ile yaptığı işbirliği ile hafta sonu düzenlediği hafıza rotasında
, yaşayan bir mekana can suyu oldu. Bu adımı sürekli bir koruma iradesine
dönüştürmek ise kurumların sorumluluğu. Yahudi Mahallesi’nin öksüzlüğü, burada
bugün kimsenin yaşamadığı anlamına gelmiyor. Bu öksüzlük, mahallenin tarihine
ve geleceğine karşı üstlenilmeyen sorumluluğun adı.
Ankara, mekânsal ölümlerin ve yıkımların
ardından ağıt yakmayı, yaşamsal paylaşımların yitirilmesine sitem etmeyi
öğrendi. Şimdi hâlâ ayakta duran bu çok kültürlü mahalleye, Ankara’nın
hafızasına, öksüz bırakılmış bir yerleşkeye kentin hafızasına sahip çıkmayı da
görev bilmeli ki, İtfaiye Meydanı’nın ardından burada da bir gün enkazın
başında durup kaybettiklerimizi anlatmak zorunda kalmayalım.
TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Yorumlar
Yorum Gönder