YAŞADIĞIMIZ ÇAĞDA SAHİCİ BİR AŞK MÜMKÜN MÜ ?
Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı Her
Şey Normalmiş Gibi, İstanbul'dan Diyarbakır'a uzanan, Arda ve Lora'nın aşk
hikayesi ekseninde ülkenin yakın dönem fotoğrafını çeken bir anlatı. Boralıoğlu,
Boğaz'ın kara sularını kanadına takıp Diyarbakır rüzgarında gezinen, hakikati
arayışta masallardan güç alan, bir yanıyla da Z kuşağının halet-i ruhiyesine
yakından bakan bir anlatı kurguluyor. Bunu yaparken okuru şu soruyla baş başa
bırakıyor: ''Yaşadığımız çağda sahici bir aşk mümkün mü?''
Gaye Boralıoğlu ile romanını konuştuk.
"Dünya tesadüflerle
açıklanamayacak kadar aklı başında görünüyor, insana özgü olan akıl ise
güvenilmeyecek kadar delice"(Romandan)
Acıtan yanları
ağır basan bir ilişkiyi anlatıyorsunuz son romanınızda. Öte yandan salt aşkın
değil hayata tutunma yollarının hikâyesi olarak da okunabilir. Romanı yazmaya
başlarken ağırlıklı olarak nasıl bir duygunun rehberliğinde yola çıktınız?
Gaye Boralıoğlu- En
temelde memleketin iki ucunu bir araya getirmek istediğimi söyleyebilirim. Bunu
bugün 30' larına doğru ilerleyen Z kuşağından, biri İstanbullu diğeri
Diyarbakırlı iki karakterin aşk hikâyeleri olarak ele aldım.
Arda ve Lora’yı aile ilişkilerindeki
gediklerle, ruhlarındaki yaralarla, birbirleri için ifade ettikleri anlamlarla
kuşağının ruhunu farklı açılardan taşıyan karakterler olarak resmettim. Onların
yaşadıkları heyecanlar, çaresizlikler, kaosun altında umut olup olmadığı,
insanın kendini değiştirip değiştiremeyeceği, imkânsızı oldurmanın yolları…
Bütün bu soruların göründüğü, günümüzün tanığı bir roman oldu Her Şey
Normalmiş Gibi. İşin bu yanını önemsiyorum. Zamanın ruhunu, güncel
olanın içindeki evrensel örüntüleri, zamanın geçmiş ve geleceğin yanı sıra
bugüne attığı çentikleri konu edinmenin şiirsel yollarında dolanın bir
edebiyatın peşindeyim.
Roman birbirine
benzemez iki insanın yanı sıra iki şehri de buluşturuyor. İstanbul ve
Diyarbakır. Satırlarınıza sinen İstanbul kaotik ve tekinsiz biçimde güzelken
Diyarbakır bir o kadar sakin, kucaklayıcı ve şefkatli. İki şehrin sizde
uyandırdığı duyguları sorsak?
İstanbul, doğduğum, büyüdüğüm bütün
hikâyelerimin yazıldığı şehir. Ne kadar kızsam, ne kadar üzülsem hatta bazen
öfkelensem de İstanbul’a dair aidiyet duygum çok yüksek. Şimdi hayatımın çoğunu
İstanbul dışında geçiriyorum. Yani İstanbul’a romanın anlatıcı kahramanı
Arda’nın baktığı gibi belli bir mesafeden bakıyorum. Boğazın tekinsiz
dalgaları, Arda’nın gökyüzünde gördüğü o kara bulut benim ruhumun aynası gibi
biraz da. Bütün hüznüne rağmen İstanbul hâlâ benim için yeni hikâyelerle,
ilhamla dolu bir şehir.
Diyarbakır’a ise 2000’lerin başından beri
her fırsatta gidiyorum. İlişkim tamamıyla edebiyat üzerinden kuruldu. Ondan
beridir hem oradan çok edebiyatçı dostum var hem de şehre dair çok güçlü bir
merak ve keşfetme arzusu duyuyorum. Kitabın iki ana karakterinden biri olan
Lora’da, kardeşi Lorin’de bu arzunun izleri vardır. Diyarbakır’ı tarihi
eserleri, şehir dokusuna dair turistik bilgiler gibi oryantalist bir bakış
açısıyla anlatmak istemedim. Bu romanın konusu değildi bu bakış açısı. Esas
olan şehrin ruhunu, sırlarını hissetmekti. Arda’nın Demirciler Çarşısı’nda
hafızasına düşen masalda, Dağkapı’dan içeri girerken hissettiği suçluluk
duygusunda, varlığı netameli tavşan dudağın fısıldadığı cümlelerde bu hissin
arayışı vardır. Diyarbakır’ın sırlarını ifşa etmeyi ya da bilmeyene
Diyarbakır’ı anlatmayı değil, daha çok bir yabancıya şehrin ne hissettirdiğini,
bana ne hissettirdiğini anlatmak istedim. Bir de şu var: Bu memlekete dair bazı
gerçeklerin ancak İstanbul ile Diyarbakır’ı karşılaştırınca ortaya çıkacağını
düşünüyorum. Her Şey Normalmiş Gibi bu yönde bir kapı açmayı
da hedefler.
Romanı okuduktan
sonra, daha önceki kitaplarınızdan 'Mübarek Kadınlar' aklıma düştü. O
hikâyelerdeki hissi, geçmişte şöyle yazmışım ''Gaye Boralıoğlu belki de şunu
sorgulamamızı istiyor; dünyada bu kadar acı varken nasıl hala mutlu mesut
olduğumuza inandırabiliriz kendimizi? '' Mübarek Kadınlar'dan yaklaşık 12 yıl
sonra gelen 'Her Şey Normalmiş Gibi'' yi okurken neredeyse aynı hisse kapıldım.
Bu kaotik dünyada canımızın yanmasını artık o kadar istemiyoruz ki, her şey
normalmiş gibi davranmamız acaba bundan mı? (O "Mübarek Kadınlar" ki... - Sanatatak )
Hatırlıyorum o yazınızı. Yazının sonunda
diken batmasına benzer bir histen söz etmiştiniz. Şimdi o diken battı. Vicdanı,
adalet duygusu olan herkes kalbinin derinlerinde bir acı hissediyor. Ve
yaşayabilmek için bunu normalleştirmeye çalışıyor, ama bir yandan da bu
normalleştirmenin kendisi içimizi rahatlatmıyor hatta bazen daha da büyük bir
utanç hissetmemize yol açıyor. Bunlar Arda’nın yaşadığı hisler, pek çoğumuz
gibi.
Ama bu kitabı o noktada bırakmak istemedim.
Bu dikene rağmen yine de aslında sahici bir umudun imkânını bulabiliriz,
kendimizi yeniden yaratabiliriz, bu yönde bir ışık yakmanın peşine de düştüm.
Geri planında
sert, acımasız bir politik atmosferin olduğu, ülke gündeminden kimi haber
başlıklarının satırlara sızdığı romanınızın kurgusal olarak en önemli yapı
taşlarından biri Lora'nın masalları. Olan biteni kanıksama duygusu karşısında
direnme yolu ya da sakinleşmek için bir sığınak olabilir mi masallar?
Hayal gücünün kuvvetine, yaratıcılığın
büyüsüne hep inanırım. Bazen hayal gücü hakikatleri gerçekçi anlatılardan daha
fazla sezdirebilir. Masalların elbette iyileştirici gücü var ve bazen de
söyleyemediklerimizi ifade etmenin, en sert gerçekleri kelimelerin sınırlarını
zorlayarak anlatmanın bir yolu da olabiliyor. Lora için bu ikisini birden ifade
ediyor masallar.
Öte yandan çocukluğumdan beri masallar benim
düş dünyamın önemli bir parçası oldu. Bu romanda karakterlerin hayat
hikâyelerinin ayrıntılarını okuyucuya sezdiren, bir yandan da insanlığın kadim
bilgisiyle, mitlerle bağlar kuran unsurlar olarak kullandım masalları. Göbeği
olmayan kız, zıt karakterlere sahip ikizler gibi çeşitli kültürlere görülen
figürler var. Masallar romanın üslup zenginliği ve benim yazma zevkim açısında
da değerliydiler.
Kitabın tanıtım
metninde şu soruluyor okura; ''Yaşadığımız çağda sahici bir aşk mümkün mü?''.
Bunu biraz evirip çevirip şu hale getirsek ''Yaşadığımız çağ ne kadar sahici ve
bu dünyada aşk nereye düşüyor? Romanın yazarı ne der?
Ah bu çok ilginç bir soru. Sanal dünyanın
sürati, yapay zekânın günlük kullanımın içine girmesiyle birlikte sahicilik
duygumuzu neredeyse kaybettik. Yaşadığımız değil, gösterdiğimiz dünyadayız. Ne
olduğumuzla değil nasıl göründüğümüzle ilgileniyoruz, hatta bunların da
ötesinde dünyayı istediğimiz gibi algılayabiliyoruz ve nasıl görüneceğimizi de
kendi gerçekliğimize değil arzularımıza göre şekillendirebiliyoruz.
Fakat bütün bu karmaşaya rağmen ben Z
kuşağında güçlü bir duygusal bağ kurma potansiyeli, aşkın çekim kuvvetine
kapılma ihtimalini görüyorum. Son yıllarda o kuşaktan etrafımda çok kişi oldu,
acılarını, dertlerini, aşklarını gördüm tanıdım. Nihayetinde şekil değiştirse,
yöntemleri, araçları farklı olsa da o eski aşk ateşi kalplerde yanmaya devam
ediyor ve dünya bu ateşin yüzü suyu hürmetine dönüyor.
Son olarak merak
ettiğim şu; bu romanı bir kadın değil de erkek kahramanın dilinden yazma fikri
nasıl oluştu? Anlatıcı Arda değil de Lora olsaydı...
O zaman herhalde başka bir roman çıkardı
ortaya. Doğrusunu isterseniz Her Şey Normalmiş Gibi bir
memleket alegorisi olarak da düşünülebilir. Kürk Mantolu Madonna ya
da Fatih Harbiye gibi bu kez bugüne dair bir batı-doğu yorumu
olarak değerlendirilebilir. Bu alegorinin anlamına dair uzun açıklamalar yapmak
bana düşmez, bu okuru fazlasıyla belirlemek, okumasını formatlamak olur.
Ama şu kadarını söyleyebilirim: Romanda
batının temsili Arda karakteriyle eril olan, karmaşık, bıkkın, karamsar bir
çizgide resmediliyor, doğunun temsili ise Lora’nın dişil, masalsı, mücadeleci
karakterinde gerçekleşiyor. Özetle, karakterlerin, mekânların, hikâyelerin
bilinçli seçimler olduğunu söyleyebilirim.
Öte yandan bu tercihin kişisel sebepleri de
var. Dünyadan Aşağı’da bir erkek karakteri odağa almıştım fakat
oradaki Hilmi Aydın orta yaşta ve Arda’dan farklı bir karakterdi. Söylediğim
gibi o günlerden bu yana Z kuşağı büyüdü, yetişti ve bana kalırsa dünyanın ve
Türkiye’nin geleceğinde belirleyici rol oynayacak bir yaş aralığına geldi. O
yüzden de bu kuşağa daha yakından bakmak ve edebiyat üzerinden bir tartışma
alanı olarak kamuya açmak istedim.
ÖZGÜR DUYGU DURGUN

Yorumlar
Yorum Gönder