EPSTEIN NEDEN YENİDEN GÜNDEMDE
DOJ’nin yayımladığı milyonlarca sayfalık
arşiv, Epstein’i ve ona bağlı olan dosyaları yeniden dünya gündemine taşıdı. Bu
belgeler, yalnızca geçmiş suçları değil içermiyor; belgelerin nasıl okunacağı,
ne tür bir bağlama oturtulacağının gereğini işaret ederken, “şeffaflık” ile
“bilgi kirliliği” arasındaki çizginin nerede başladığı sorusunu da gündeme
getiriyor. Epstein’in küresel ekonomik ve siyasi elitlerin ilişki ağlarıyla
bağları Türkiye dâhil birçok ülkede etik, hukuki ve itibari tartışmaları
yeniden alevlendiriyor.
Epstein dosyası, modern zamanların en
karanlık suç dosyalarından bir tanesi olmanın ötesinde, “adalet nasıl işler?”,
“güçlü bağlantılar nasıl kurulur?” ve “şeffaflık gerçekten ne demek?”
sorularını aynı anda taşıyan bir tür toplumsal kutuplaşma ve gerilim hattına
işaret ediyor. Jeffrey Epstein’in ismi yıllardır dünyanın gündeminden düşmüyor;
hakkında belgeseller yapılıyor, olayların etrafında gezen diziler Netflix ve
benzeri platformlarda yer alıyor. Ancak belgesellerde veya dizilerde aktarılan
bilgilerin, buzdağının sadece bir bölümü olduğunu da söylemek mümkün. Epstein
isminin çevresinde dolaşan nüfuz ağına dair tartışmaların geçen hafta
yeniden dalga dalga yükselmesinin belirli bir nedeni var. Belge sayısı arttıkça
netlik artmak yerine bazen bir “bilgi duvarı” örülüyor ve milyonlarca sayfa
arasından gerçeği ayıklamak samanlıkta iğne aramaya dönüşüyor.
Amerikan Adalet Bakanlığı (DOJ), geçtiğimiz
hafta yasal zorunluluk çerçevesinde kapsamı olağanüstü geniş bir arşiv
yayımladı. Dolayısıyla, 3,5 milyondan fazla sayfa belge, yüz binlerce
görsel ve binlerce video bir anda dolaşıma girdi Bu belge yığında Epstein’ın
Florida ve New York süreçleri, Maxwell davası, ölüm soruşturmaları, FBI
soruşturma parçaları ve Müfettiş Genel raporlarını kapsayan çok büyük bir
derleme niteliği taşıyor. Yayın, bir yandan “şeffaflık” iddiasını
güçlendiriyor; öte yandan mağdur koruması gerekçesiyle yapılan redaksiyonlar,
kamuoyunda “eksik bilgi” duygusunu da büyütüyor.
DOJ’ye ait kamuya açık belgelerde isimler,
mağdur bilgileri ve hassas ayrıntılar yoğun biçimde karartılmıştı. Bu durum
eleştirilince, Adalet Bakanlığı 6 Şubat 2026 civarında Kongre üyelerine resmi
bir yazı gönderdi. Bu yazıya göre, 9 Şubat 2026’dan itibaren Senato ve
Temsilciler Meclisi’nin tüm üyeleri (toplam 535 kişi) belgelerin sansürsüz
hâlini inceleyebilecek. İnceleme, DOJ’nin Washington’daki özel okuma odasında,
kurum bilgisayarları üzerinden yapılacak. Cep telefonu ve elektronik cihaz
getirmek yasak; yalnızca el yazısıyla not alınabilecek.
Öncelik, Temsilciler Meclisi ve Senato Yargı
Komitesi üyelerine verilecek. Ancak isteyen tüm Kongre üyeleri, en az 24 saat
önceden talepte bulunarak erişim sağlayabilecek.
Bu kadar bilginin aynı anda dolaşıma girmesi
dahi başlı başına bir olay. Belgeler çoğaldıkça, aslında neyin araştırılması
gerektiği de bulanıklaşıyor; boşlukları ise komplo teorileri dolduruyor.
Yazışmalar, iddialar, bu nüfuz ağı içinde herkesin Epstein’e ulaşma çabası bir
yana; özel ada, çocuklara yönelik cinsel istismar gibi başlıklar, dosyanın
yarattığı etkiyi bambaşka bir yere taşıyor, ama nasıl bir noktaya? Ve
belgelerde neden ABD Başkanı Donald Trump yok? Yazıda bunları ele alalım.
Tam burada dosyanın kronik paradoksu
beliriyor: Belge sayısı arttıkça netlik artmıyor; bazen tam tersine, bir bilgi
duvarı örülüyor. Yığın hâlindeki veri, gerçeği aydınlatmak yerine görünürlüğü
bulanıklaştırabiliyor. Bu yığın hâlindeki verinin erişilebilirliği, yıllar
boyunca kamuoyuna devasa veri setleri sunan Julian Assange, Edward Snowden ve
Mossack Fonseca gibi dosyaları hatırlatıyor. Ortaya saçılan milyonlarca sayfa
arasında, anlamlı olanı bulmak çoğu zaman samanlıkta iğne aramaya dönüşüyor.
Yazının sonunda bu kısma gazetecilik perspektifinden de değineceğim.
Bu belge seliyle birlikte, araştırmacı
gazeteciliği ilgililendiren ikinci bir gündem başlığı daha mevcut: Epstein
belgeleri nasıl “kullanıcı dostu” hâle geldi?
DOJ belgelerinden önce, Jmail denilen bir
uygulamayla (Gmail formatında) Epstein’in yazışmaları ortaya çıktı. Jmail
adında Riley Walz ve Luke Igel’in geliştirdiği bu arayüz, devasa PDF
yığınlarını tanıdık bir Gmail hissiyle okunabilir bir yapıya taşıdı. Optik
karakter tanıma (OCR) ile belgeler metne çevrildi; içerikler “e-posta”
formatında; gönderici, konu başlığı ve tarih bağlamıyla sunuldu. En kritik
ayrıntı ise güven mekanizmasıydı: Okunan her metin, tek tıkla orijinal taramaya
(PDF sayfasına) bağlanarak, yorum ile ham belge arasındaki mesafeyi görünür
kılıyor. Kullanıcıların “yıldızlama” gibi alışkanlıklarla dikkat çekici
parçaları öne çıkarması, binlerce sayfalık bir arşivi topluluk filtresiyle daha
yönetilebilir kılma fikrini de besledi. Yeni jmaili açınca, hem Epstein’ın üye
olduğu e-bültenleri görebiliyorsunuz hem de kendisinin önemli isimlerle
yazışmalarını. Yeniden ayrımı yapmak lazım, bu Adalet Bakanlığı’nın
belgelerinden ayrı.
Malum, Jeffrey Epstein, reşit olmayan kız
çocuklarını cinsel istismara ve seks ticaretine dâhil etmekle suçlanan ve bu
suçlardan mahkûm edilmiş bir isim. Şeytani bir network imparatorluğu kuruyor.
Bu imparatorluğu kurarken yanına Ghislaine Maxwell gibi sosyetenin renkli bir
simasını taşıyor. Maxwell ile ilişkileri bir anlamda “power couple” ilişkisi;
özetle birbirinin tanıdığından faydalanıyor; ancak faydalanan taraf aslen
Epstein gibi görünüyor – bu noktada Maxwell de elbette suç ortağı oluyor;
nitekim dava sonucunda o da mahkum oldu. Burada kritik olan insanın karanlık
taraflarını kullanan, kişisel zaaflarından faydalanan bir çıkar ağı inşa
ediyorlar. Bu “power couple” ilişkisi, ikisinin de hapse düşmesi, Epstein’ın
şüpheli şekilde ölmesi ve de Maxwell’in hâlen hapiste olmasıyla sonlanıyor.
Maxwell’in medya sahibi babası ve ölüm biçimi ise ayrı bir hikaye…
Jeffrey Epstein’ın adı ilk kez 2005’te
Florida, Palm Beach’te bir annenin şikâyetiyle resmi kayıtlara girdi.
Şikâyette, 14 yaşındaki üvey kızının Epstein’ın malikanesine para karşılığı
“masaj” için götürüldüğü ve burada cinsel tacize uğradığı iddia ediliyordu.
Soruşturma ilerledikçe benzer paylaşımlar çoğaldı. 2006’da büyük jüri Epstein’ı
yalnızca “fuhuş talebi/teşviki” gibi görece hafif bir suçlamayla itham etti.
2008’de savcılıkla yaptığı tartışmalı anlaşma sonucunda, 18 yaşından küçüğü
fuhuş için temin etmek ve fuhuş talebi suçlarından hüküm giydi. 18 ay hapis
cezası aldı; fakat çalışma izniyle cezaevi dışına çıkış uygulaması sayesinde
gündüzleri dışarı çıkabildi ve fiilen yaklaşık 13 ay cezaevinde kaldı. Bu
süreç, kamuoyunda ve hukuk çevrelerinde büyük tepki topladı.
2019’da açılan ikinci ve çok daha ağır
federal dava ise “reşit olmayanların cinsel amaçlı insan ticareti” ve buna
ilişkin komplo suçlamalarına dayanıyordu. Bu dava, önceki yıllarda ortaya çıkan
istismar iddialarını daha geniş bir “ağ” çerçevesine oturtuyor ve Epstein’ın
faaliyetlerinin sistematik niteliğini tartışmaya açıyordu. Ancak Epstein
yargılama başlamadan cezaevinde hayatını kaybetti. Böylece 2005–2008 arasındaki
ilk soruşturma ile ardından gelen şaibeli mahkûmiyet süreci, sonraki yıllarda
dosyalardaki “cinsel amaçlı insan ticareti ağı” iddialarının hukuki ve tarihsel
zeminini oluşturan temel dosya olarak kaldı.
2018’de gazetecilik soruşturmaları dosyaya
başka bir yerden bakınca, konu yeniden gündeme taşındı; 2019 Temmuz’undaki
federal tutuklama da “eski dosyaları” tekrar açtı. Ancak 10 Ağustos 2019’da
Epstein’ın Manhattan’daki cezaevinde ölmesi, tartışmayı bambaşka bir zemine
kaydırdı. Resmî raporlar ölümü intihar olarak kayda geçirse de gardiyan
ihmalleri, kamera arızaları ve prosedür ihlalleri kamuoyunda ciddi soru
işaretleri yarattı.
“Konuşmasın diye mi öldürüldü?” diye
düşünenler az değildi. Bu belirsizlik, komplo teorilerine geniş bir alan açtı
ve dosyanın kamuoyu nezdinde hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmamasının
nedenlerinden biri oldu. Diğeri ise, etrafında konuşulan o nüfuz ağı…
Belgelerde geçen temaslar ve isimler,
dosyanın yalnızca ABD ile sınırlı olmadığını, küresel bir etkisinin de olduğunu
gösterdi. Etki her ülkede aynı şekilde görünmüyor; çünkü her ülkenin siyasi
kültürü, medya refleksi ve kurumlara güven düzeyi farklı. Ama ortak bir tema
var: Hukuki sonuçlar sınırlı kalsa bile, bu elit ağı hangi tuzaklara düştü ve
ne de nasıl Epstein’ın ağına girdi veya bu ağ neden bu kadar değerliydi?
ABD’de Donald Trump ve Bill Clinton gibi
isimler belgelerde sıklıkla geçiyor. ABD Kongresi’nin Epstein Files
Transparency Act’i kabul edip Donald Trump’ın imzalamasıyla, Adalet
Bakanlığı’nın yayımladığı bu devasa arşivde Trump’ın adı binlerce dosyada
on binlerce kez geçiyor, ancak bu atıfların çoğu haber kupürleri, e-postalar ve
sosyal çevre referansları gibi dolaylı içeriklerden oluşuyor. Uçuş kayıtları
Trump’ın 1990’larda Jeffrey Epstein’ın jetiyle en az sekiz kez seyahat
ettiğini gösterirken, belgelerde yer alan bazı sansasyonel ihbarlar doğrulanmış
sayılmıyor ve Epstein’ın Trump’ı doğrudan suçladığı bir ifade bulunmuyor.
Önceki dava dosyalarında (özellikle Virginia Giuffre süreci)
Trump’ın adı sınırlı görünürken, yeni ve kapsamlı arşiv açıldıkça 1990’lar ve
2000’lerin başındaki sosyal yakınlık çok daha görünür hale geliyor; Trump
ilişkiyi erken kestiğini söylese de belgeler bu temasın uzun süre devam
ettiğine işaret ediyor.
Birleşik Krallık’ta ise Epstein’in etkisi
çok daha sert olduğunu söylemek mümkün. Lordlar Kamarası Üyesi ile
İngiltere’nin küresel ticaret müzakerelerinde görünen yüzü olan Peter
Mandelson’ın Epstein’la “en iyi dostum” ifadesi taşıyan yazışmaları ve görevdeyken
hassas bilgiler paylaştığı iddiaları büyük bir siyasi krize dönüştü. Mandelson
üzerine o dönem bir Başbakan olan Tony Blair ismi de tartışıldı. İşçi
Partisi’nden mevcut Başbakan Keir Starmer özür dilemek zorunda kaldı; kısa süre
içinde üst düzey iki istifa geldi ve Starmer’in liderliği de tartışılmaya
başlandı. Prens Andrew’un Virginia Giuffre ile bağlantısı zaten tüm kraliyet
unvanlarını kaybetmesine yol açmıştı; şimdi Sarah Ferguson’un hayır
çalışmalarının Epstein’dan destek aldığına dair iddialar, kraliyet ailesini
yeniden tartışmanın merkezine taşıdı. Dolayısıyla son dosyalar, Epstein’ın
Buckingham Sarayı ve iktidar çevrelerine erişimini de yeniden gündeme taşıdı.
Norveç’te Veliaht Prenses Mette-Marit’in
geçmiş temasları ve bazı üst düzey isimler hakkında başlatılan soruşturmalar
güven krizine yol açtı. Fransa’da Jack Lang (Fransa’nın kültür herkese
yaklaşımının siyasi temsilcisi) ve siyasi çevrelerle kurulan sosyal ilişkiler
“elit ağların kör noktası” tartışmasını büyüttü; İtalya ve Almanya’da Steve
Bannon’ın medya gücünü popülist siyasetle birleştirerek ABD’de ve Avrupa’da
aşırı sağ ağların söylem ve örgütlenmesini etkileyen Amerikalı siyasi
stratejist) Epstein bağlantıları üzerinden aşırı sağ partilere olası finansal
temasları sorgulandı. İsveç, Slovakya ve Polonya’da sınırlı ama itibari etkiler
görülürken, Hindistan’da siyasi yansıma zayıf kaldı. Körfez ve Orta Doğu
hattında ise diplomatik ve iş çevresi temasları uluslararası basında
tartışıldı. Ortak tablo şu: Hukuki sonuçlar çoğu yerde sınırlı kalsa da etik ve
itibari sarsıntı birçok ülkede siyaset, monarşi ve elit çevreler üzerinde
kalıcı bir baskı yaratıyor.
İsrail’in eski başbakanı Ehud Barak, Epstein
belgelerinde adı en sık geçen uluslararası siyasi figürlerden biri olarak öne
çıktı. Belgeler, Barak’ın Epstein’la 2010’lu yıllarda süren yakın ve düzenli
temasını; New York ziyaretlerinde Epstein’ın dairesini kullanmasını, yoğun
yazışmalarını ve karşılıklı “yakın arkadaşlık” ifadelerini ortaya koydu. Barak
bu teması kabul etti, ancak uygunsuz bir duruma tanık olmadığını söyledi.
Belgelerde ayrıca Epstein’la yapılan bir ses kaydı, Tony Blair’in danışmanlık
gelirleri ve İsrail’in demografik dengelerine ilişkin tartışmalı ifadeler gibi
başlıklar da yer aldı. Hukuki bir suçlama yok; ancak bu içerik İsrail’de ciddi
bir etik ve siyasi tartışma başlattı.
Gelelim memlekete… Türkiye’de Epstein
dosyası, yeni belge dalgasıyla birlikte daha somut başlıklar üzerinden
konuşulmaya başlandı. Tartışma, doğrudan suç isnadından çok
“dolaylı/lojistik/iletişimsel” kayıtlar, iddialar ve soruşturma başlıkları
etrafında şekilleniyor.
Dosyalarda ilk dikkat çekenler arasında,
bazı yazışmaların Türkiye’de kimi kurum ve kişilerle temas izlenimi vermesi ve
bazı mağdur anlatımlarında “Türkiye’den getirilen küçük kızlar” gibi, iddia
düzeyinde kalan ifadelerin yer alması alıyor.
Türkiye’de adı geçen başlıklar arasında en
çok konuşulanlar şöyle:
Rixos Otelleri (özellikle
Antalya/Belek bağlamı): e-posta zincirlerinde
otel/organizasyon/konaklama türü lojistik ayrıntıların geçtiği iddiaları,
“masaj eğitimi/staj” gibi ifadelerle birleşince tartışma büyüyor. Fettah
Tamince’nin adının bazı yazışmalarda geçmesi, kamuoyunda geçmiş tartışmalarla
birlikte yeniden anıldı. Bu süreçte Rixos ve Fettah Tamince, Şubat 2026’da
yaptıkları açıklamada Epstein belgelerindeki iddiaları reddetti. Sürecin, Dubai
merkezli bir talep üzerine spa/masaj alanında iki kişiye verilen kısa süreli
kurumsal eğitimle sınırlı olduğunu, Epstein’la kişisel bir ilişki bulunmadığını
belirttiler. Belgelerin çarpıtıldığını savunan Rixos, konuyu rutin bir eğitim
iş birliği olarak tanımladı. Açıklama, kamuoyunda Savarona ve Burak Oğraş
dosyalarıyla birlikte anılsa da otel tarafı doğrudan bu iddiaları reddetti.
Ahmet Mücahit Ören:
Maxwell ile mesajlaşmaların belgelerde yer aldığı iddiası, medya bağlantıları
nedeniyle siyasi/ekonomik tartışmaya dönüştü. Ören, X’te yaptığı paylaşımda söz
konusu e-postanın amacının, Davos’ta tanıdığı Maxwell aracılığıyla Richard
Branson’la iş bağlantısı kurmak olduğunu söyledi. Mesajdaki “naughty”
ifadesinin cinsel değil, şaka ve iş bağlamında kullanıldığını savundu;
Epstein’la hiçbir ilişkisi olmadığını ve iddiaların asılsız olduğunu belirtti.
Ahmet Davutoğlu
adının diplomatik notlar/temas çerçevesinde geçtiği iddiası, “bağlamı nedir?”
sorusunu doğurdu. Gelecek Partisi Sözcüsü Ufuk Karcı, Davutoğlu’nun adının
bilgisi dışında gündeme getirildiğini ve bunun organize bir provokasyon
olduğunu söyledi. Parti kaynakları ise durumu, Epstein’in kendi çevresinde
geçen rutin bir “tanıştırma notu” olarak tanımladı; Davutoğlu’ndan doğrudan bir
açıklama gelmedi.
Robert Kolej’e bağış iddiaları:
Epstein çevresinden gelen referansların eğitim/bağış alanına uzandığı
tartışmaları. Robert Kolej, okul müdürü Whitman Shepard imzalı açıklamasında,
Epstein belgelerinde geçen 2014 tarihli e-postayı kamuoyuyla birlikte
öğrendiklerini belirtti. Yazışmayı yapan Landon C. Thomas Jr.’ın o dönem New
York Times yazarı ve Mütevelli Heyeti üyesi olduğunu doğruladı; 2019’daki
Epstein skandalının ardından bu gelişmeden haberdar olur olmaz heyetten
ayrıldığını vurguladı. Thomas’ın okul yöneticisi ya da çalışanı olmadığı ifade
edildi. E-postadaki kişisel görüşlerin okulu yansıtmadığı, Epstein veya
bağlantılı kişilerden hiçbir bağış alınmadığı ve okulun bu kişiyle kurumsal bir
ilişkisinin bulunmadığı belirtildi.
Türkiye’de bu başlıkların hızla büyümesinin
önemli bir nedeni şu: Dosya, zamanla yalnızca hukuki bir mesele olmaktan çıkıp
“kötücül” bir simgeye dönüştü. Bu nedenle en küçük temas kaydı, sıradan bir
yazışma ya da dolaylı bir referans bile sosyal medyada kolayca “suç kanıtı”
gibi sunulabiliyor. Bağlam kopuyor, kronoloji silikleşiyor, ilişkilerin
niteliği ile varlığı arasındaki fark gözden kayboluyor. Böylece bilgi
kırıntıları, yorumlarla birleşip hızla çoğalıyor ve at izi it izine karışıyor.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Epstein
belgelerinde yer aldığı belirtilen Türkiye bağlantılı iddialar üzerine resmî
bir soruşturma başlattı. Soruşturmanın odağında, belgelerde geçtiği öne sürülen
ve Türkiye’den reşit olmayan çocukların Epstein’in Little St. James adasına
götürüldüğüne dair tanık ifadeleri bulunuyor. Bu iddialar; çocuk istismarı,
insan ticareti ve fuhuş ağı suçları kapsamında değerlendiriliyor.
Soruşturmanın, Epstein’in genel suç ağı
içinde Türkiye bağlantılarını ve olası delilleri incelemeyi amaçladığı
belirtiliyor. Bazı yazışmalarda adı geçen kişi ve kurumlar ise doğrudan suç
isnadıyla değil, dolaylı temas ve referanslar üzerinden tartışma konusu oluyor.
Süreç, Turhan Çömez’in 22 Aralık 2025’te
X’te yaptığı paylaşımın ardından, 23 Aralık’ta başlatıldı. Çömez, belgelerdeki
iddiaları “korkunç bir insanlık suçu” olarak nitelendirmişti.
Epstein dosyası, sızıntıların hem gücünü hem
riskini gösteren çarpıcı bir örnek. Mahkeme kayıtları, e-postalar, uçuş
listeleri ve tanık ifadeleri yıllar içinde parça parça açığa çıktı; gazetecilik
ısrarı, kapandığı sanılan başlıkları yeniden görünür kıldı. Ancak belgelerin
kontrolsüz dolaşımında bağlam hızla kayboldu ve kurumsal güven zayıfladıkça
sızıntılar “alternatif hakikat” gibi algılanabildi. Komplo teorileri de
buralardan ve yapay zekânın becerisiyle büyüyor.
“Belgede adı geçiyor” ifadesi suç isnadı
değildir, ancak bağlamı araştırma gerektirir. Sızıntı haberciliğinin etiği,
belgeyi yayımlamakta değil, belgeyi bağlama oturtmakta; bu bağlamda verilere ve
bilgilere ancak doğru soruları sorarak yaklaşmak mümkün.
Epstein dosyasının açığa çıkardığı diğer
konu ise tek bir kişinin suçu değil; işleyen bir düzenin varlığı. Tanınır ve
“güvenilir” bulunan bir aracı figür üzerinden güçlü isimlere yaklaşmak,
insanların zaaflarını kullanmak, çocuk istismarı ve gerektiğinde şantajla bilgi
devşirmek… Bu ağda dolaşan bilginin yalnızca istihbarat değil, muhtemelen
ticari ve kurumsal sırlar için önemli bir bilgi kaynağına dönüştürüldüğü
anlaşılıyor. Böyle bir yapının tek bir kişiyle sınırlı kalmadığı, kişiden
bağımsız bir sistem gibi işlediği düşüncesi güçleniyor.
Bu tablo aynı zamanda şunu hatırlatıyor:
Zengin ve elit çevreler dokunulmaz değil. Güç, görünürlük ve itibar, karanlık
ilişkileri perdelese de…
Not: Çok komplo teorileri dolaşıyor, onları
yaymadan önce, bir tavsiye olarak Teyit ve ve Doğruluk Payı’ndan bir tarama
yapın.
ÖZGE MUMCU AYBARS

Yorumlar
Yorum Gönder